DOST’UN GÖZYAŞLARI

Bazı şeyleri anlatamazsınız. Belki uğraşırsınız ama… anlatamazsınız. Her denemenizde harfler inat eder kelime oluşturmamak için; beyniniz normalin dışında işler. Çözmeye değil de bozmaya uğraşır sanki süregelen algı sürecinizi.

Ama anlatmam gerek.

Çünkü bazı şeyleri anlatmalısınız. Belki zorlanırsınız ama… anlatmalısınız. Bilmiyorum anlatabildim mi durumumu.

Beynim normal yollarla anlamama, anlatmama izin vermediği için biraz dolambaçlı olacak belki ama bu uğraşa mecburum.

Dost kelimesi derin bir kelime, belki tüm kelimelerin en derini. Herkese öyle kolay kolay dost demez kimse. Çoğu, hayatı boyunca bir kişiye bile demez hatta. Bir süreci vardır DOST kelimesinin o daracık haznesine birilerini sığdırmanın.

Çok ayrıntılı anlatmaya gerek yok aslında bu süreci. Herkes kendi içinde bir yerde yaşamış veya yaşayacaktır bunu. Bu hikayenin konusu daha sonrası…

En son gördüğümde bir dağa benziyordu aslında. Karşısına geçince öyle bir kerede tamamını göremeyeceğiniz bir dağ. Zirvesi için ellerinizi gözlerinize siper edip yukarı bakmanız gerekir; ki o zaman bile bulutlar engeller sizi. Ulaşmaksa imkansız gibiydi.

Ama kafaya koymuştum, ne olursa olsun tırmanacaktım. Eteklerindeki sarp kayalıklarda bir geçiş noktası ararken neredeyse tüm çevresinde dolandım. Sonunda küçük ama zorlu bir aralık bulduğumda dikkatli ama kendinden emin bir yavaşlıkla aralığa yöneldim.

Etrafım birden kayalıklarla kaplanınca bir an kaçmak geldi içimden ama korksam da ilerlemeye devam ettim. Etmeliydim. Ne kadar yürüdüm bilmiyorum. Fakat sonunda arkamdaki ışığın iyice azalıp karanlıkta kaldığımı hatırlıyorum. Bir süre elim ilerde duvarları yoklaya yoklaya ilerledim. Gözümün karanlığa alışmasından mı yoksa bir yerlerden yine bir ışığın sızmasından mı bilmiyorum, yine önümü görebilmeye başlamıştım.

Yorulmaya başladığımı hatırlıyorum. Ama bu yokuş yukarı çıkmaya başlamadan mı yoksa ondan sonra mı kestiremiyorum. Oturup dinlendim ve nerden geldiğini bilmediğim birden yanımda beliriveren suyu bir dikişte bitirdim. Ardından yiyecek bir şeyler gelmesini bekledim ama aslında ihtiyacım yoktu. Sadece gelip gelmeyeceğini merak etmiştim ve gelmemişti.

Yokuş yukarı tırmanmam oldukça uzunca bir zamanımı aldı. Belki birkaç gün, belki birkaç ay… ama gerçekten uzun. Kim bilir belki de birkaç yıl. Çok kere durup dinlendim. Beliren suları içtim, yemekleri yedim –evet ihtiyacım olduğunda yemek de beliriyordu- ve sanki birisi beni dinliyormuşçasına anlattım da anlattım.

İşin garibi beni gerçekten birisi dinliyordu. Daha doğrusu bir şey. Çünkü benim hislerimle beraber yolumun tepkileri de değişiyordu. Belki tam ifade edemedim ama bulabildiğim en yakın cümleler de bunlar.

Zaman zaman ben de sessiz kalıp etrafımı dinledim. Anlamlı sesler duymadım ama ayağımın altından kayan bir taş parçasının sesinin altında bile çok derin bir şey olduğunu hissettim. Her adımda daha bir dikkatle dinledim o ses olmayan sesleri ve çok sonraları anladım biraz. Bir şey daha anladım o zaman. Benim de konuşmama gerek yoktu. Hissettiklerim yeterliydi.

Artık zaman kavramım tamamen kaybolduğu günlerden birinde bir şey denedim. Gözlerimi kapatıp yürüdüğüm yoldan bütün taş parçalarının kaybolduğunu, yolumun tamamının çimenlerle kaplı olduğunu hayal ettim. Bir süre açmaya cesaret edemedim gözlerimi. Aramızdaki bağın benim hayal gücümden başka bir şey olmamasından korkuyordum. Ama sonunda yine de açtım.

Bir yerlerde olacağını bilsem de gördüklerim beni yinede şaşırttı. Kafamdakinin aynısı değildi aslında. Her yer çimenlerle kaplanmamıştı ama taşlar kaybolmuştu. Köşelerde yer yer çimen birikintileri vardı. Yani en azından benim için uğraşmıştı.

İçimden bir ses bunun karşılıksız olmadığını, eninde sonunda benimde bir şeyler yapmam gerekeceğini söyleyip dursa da öyle bir şeyin gerektiğini hiç hatırlamıyorum. Hiçbir şey yapmadım demiyorum, ama bunu onun iyiliğine karşılık yapmadım. İstediğim için yaptım.

Bir gün, durup dururken bir ses duymaya başladım. Kalp atışı gibi duyulan ama içine dolan, beni kendine çeken kucaklamak isteyen, yardım bekleyen bir ses. Koşmaya kalktım ama ses birden kesildi. Anlaşılan daha zamanı gelmemişti.

Ben de bekledim. Sesi tekrar duyana kadar tırmandım da tırmandım. Sonunda tekrar duyduğumda artık gökyüzünü görebiliyordum. Uzaktı ama yine de görebiliyordum.

Bu sefer ses çok daha uzun sürdü. Ben de duydukça koştum. Kesildiğinde istemeye istemeye yavaşladım ve sonunda durdum. Susamıştım, acıkmıştım ama istemiyordum. O sese gitmek yardım etmek istiyordum. Ama önüm birden su ve yemekle tıkandı.

Yememi istiyordu. Kendi sıkıntısının içinde beni düşünebilecek kadar da olgundu işte. Bu yüzden yedim ve içtim.

Yolumun sonlarına geldiğimi hissetmeye başlamıştım. Işık daha da büyümüştü artık. İstesem birkaç saatlik bir yürüyüşle çıkıp gidebilirdim buradan. Ama o anda bir şey oldu. Hemen yanımda bir yol daha belirdi. Şimdiki yoluma kıyasla çok daha zorlu gibi görünüyordu. Neredeyse yürünmeyecek kadar dik ve ufak kayalıklardan oluşuyordu.

Ardından ses de geri geldi. Dikkatle dinleyince açılan yoldan geldiğini anladım. Şimdi önümde iki seçenek vardı ama ben ikincisini hiç düşünmeden yeni yoluma daldım. Yapmam gereken şey oradaydı ve yapmadan çıkmayacaktım.

Aralıktan nasıl yürüdüğümü, ne kadar zorluk çektiğimi anlatmaya gerek duymuyorum. Biraz düşününce tahmin edersiniz zaten. O yüzden artık sona geliyorum.

Yolum bitince bir açıklığa çıktım. Birden suratıma bir sıcaklık hücum etti. Nerede olduğumu anlamıştım artık. Bir volkandaydım, dostumun kalbinin içinde…

Volkan taştı ve bir damla gözyaşı yanaklarından aşağıya süzüldü. Elime bir mendil alıp bekledim. Yapmam gereken sadece oydu. Elime bir mendil alıp beklemek…

(* Ramadan VATANSEVER’e ithafen…)

Nuri KURUCU

26 Aralık 2010

23:43